PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Karabasan-Bir Ötücü Keklik Avı Hikayesi


Fikret KURT
02-19-2015, 16:36
KARABASAN
Öğle sıcağı yavaş yavaş etkisini kaybetmiş gün ikindiye doğru dönmeye başlamıştı. Osman elinde söğüt ağacından yapılmış, üzeri rengi solmuş beyaz bir örtüyle örtülü keklik kafesi, omzunda çapraz taktığı çiftesi, önünde belki tavşan çıkar diye yanına aldığı tazısıyla ağır ağır Ali dağının yolunu tutmuştu. 35 yaşına hafif kilolu olmasına rağmen kendinden umulmayacak çeviklikle Ali dağının arka yamaçlarındaki düzlüğe doğru yürüyor, bir taraftan da yanık sesiyle
Ali dağı da derler dağların hası,
Bir yanına Erciyes i almış, bir yanına Talas’ı. Diyerek bir türkü tutturmuştu.
Çocukluğundan beri buralarda avlandığından Ali dağını, çevresini, keklik meralarını avucunun içi gibi biliyordu. Tüfeği yanındaydı ama kekliğe tüfek atmazdı, o kafes avcısıydı. Kafesini alır, kekliğini öttürür etraftaki keklikler cevap verince onların ahenkli atışmalarını dinler sonra da eğer kekliği diğer erkek kekliği çekmiş ise onların karşılıklı ötüşerek dalaşmasını büyük keyifle izlerdi. Tuzakta yakaladığı keklik dişiyse ve beğenmişse alıp evdeki salmaya götürür damızlık kekliklerin arasına koyardı.
Ava çıkmadan önce evde at kılından yaptığı tuzağı iyice inceler, bozulan yerlerini tamir ederdi. Kekliğinin namı vardı Kayseri yöresinde. Ötmeye başladı mı kolay kolay hiçbir keklik yıldıramaz, ötüşüyle dağı taşı inletirdi. Böyle bir kıl tuzakta anasıyla birlikte yakalamıştı onu. Daha ferikken yaman bir keklik olacağı belliydi. Salmaya koyup itinayla büyütüp beslediği kekliklerin arasında o hemen fark ediliyordu. Güzel bir erkek keklikti. Salmaya koyduğu kekliklerden beğenmedikleri kesip yemez ya araziye götürüp salar ya da eşe dosta, misafirlerine hediye ederdi.
Ali dağının Kel tepe dedikleri mevki ye gelince, kendi yapmış olduğu mazgala yöneldi. Burası kekliklerin sevdiği bir yerdi, ne avları olmuştu burada. Mazgala gelince durdu, gölge yapsın diye üzerini örttüğü dal parçaları, içine oturmak için serdiği otlar rüzgârdan sağa sola savrulmuştu. Tüfeğini mazgalın içine yasladı, etraftaki ağaç parçalarını toplayıp mazgalın düşen taşlarını yerine koyduktan sonra içine girdi. Susamıştı, matarasını çıkarıp kana kana içti. Tazısını ipinden mazgalın içindeki büyük taşa bağlayıp keklik kafesin örtüsünü çıkardı. Bir müddet kekliğiyle konuştuktan sonra kekliği yirmi, yirmi beş adım ilerdeki etrafı güzel çalılıklı bir tümseğin üzerine koyup kıl tuzakları etrafına güzelce yerleştirdi, mazgala döndü.
Mazgala döndüğünde birazda olsa yorulmuştu “gençlik geçti” diye hayıflanıp mazgal deliğinden dışarıyı rahatça görebilecek şekilde uzandı, yorgunluktan altındaki otlar kuş tüyü gibi geliyordu kekliğine ötmesi içi ağzıyla ilginç sesler çıkararak seslendi. Bir müddet sonra kekliği ahenkle ötmeye başladı. Bu sese bayılıyordu ruhunun dinlendiğini hissetti
Tek tük keklikler cevap vermeye başladılar. Etraftaki erkek keklikler kendilerine meydan okuyan kekliğe cevap vermeye çalışıyorlardı. Hafifçe tebessüm etti, ötüşlerinden kolay lokma olduklarını anlamıştı, birazda canı sıkıldı, gözü gibi baktığı bu kekliğe bir şey olursa onun yerini dolduracak keklik yoktu elinde, ona kalırsa Kayseri civarında kekliğinin üzerine keklik yoktu, av meclislerinde tüm avcıların gözü onun kekliğinin üzerindeydi. Onun için kafesinden nazar boncuğunu hiç eksik etmiyordu.
Birden karşı tepen bir keklik ötmeye başladı, uzandığı mazgaldan adeta havaya fırladı yirmi yıldır bu dağlarda keklik avlayan biri olarak böyle gür bir ses duymamıştı. Heyecandan sarsıldığını hissetti, kalbi deli gibi atmaya başladı.
Mazgalın deliğine gözünü iyice yaklaştırdı, birazdan kekliğiyle kavgaya gireceğini tahmin edip kımıldamadan olacakları seyretmeye başladı.

Fikret KURT
02-19-2015, 16:37
Kulaklarına inanamıyordu, karşıdaki kekliğin gür sesi dağı taşı tutmuş, tüm keklikleri susmuştu. Sadece o ötüyor dağlar taşlar onun sesiyle inliyordu. Sese kendini öyle bir kaptırmıştı ki bir müddet sonra kendi kekliğinin de sustuğunu fark edip şok oldu. İlk defa başına böyle bir şey geliyordu. Nasıl olabilirdi, kekliği nasıl susardı, bu yabanın kekliği ovadaki tüm keklikleri susturmuş sadece kendisi ötüyor, diğerleri onu dinliyordu, gözleriyle karşı tepeleri süzdü ama görmesi mümkün değildi. Kutsal bir ilahiyi dinler gibi kendini bu sessin ahengine bıraktı. Neden sonra ses birden sustu.
Etrafa derin bir sessizlik çöktü, cır cır böcekleri bile ötmüyordu, bu kuş neyin nesiydi nerden gelmişti. Kafasını kurcalayan sorulara cevap ararken tüfeğini alıp yavaş yavaş isteksizce dışarı çıkıp kekliğinin yanına gitti. Kafesin içinde kekliği adeta erimişti. O kabarık tüylü herkese efelenen keklik gitmiş, yerine gözleri dehşetten kocaman olmuş bir köşeye sinmiş, adeta ufalmış bir keklik gelmişti.
Canı daha da sıkıldı, isteksizce kafesin kılıfını taktı, kafesi eline aldı köye doğru yürümeye başladı. Birkaç adım atmıştı ki tazının sesiyle kendine geldi. Tazıyı mazgalda unutmuştu, dönüp tazıyı serbest bıraktı. Olanlara hiç bir anlam veremiyordu, yolda bir türlü bitmek bilmiyordu oysa gelirken adeta uçarak gelmişti.
Eve geldiğinde yüzünden düşen bin parçaydı. Bir şeylerin kötüye gittiğini anlayan ev halkı ayakaltında dolaşmamak için evin bir taraflarına gidip işleriyle uğraşmaya başladılar. Kafesin örtüsünü çıkarıp kekliğini salmaya bırakmak için kafesin kapağını açtı, kekliği hala aynı pozisyonda kocaman olmuş gözleriyle kafese pusmuş duruyordu. Canı daha da sıkıldı, salmanın kapısını açıp kekliği içeri bıraktı, keklik koşarak en dipte bir yere sindi gözlerinde hala korku vardı.
Ertesi gün kalktığında doğru salmaya yöneldi, diğer keklikler salmanın içinde dolaşıp yemlenirken, gözde kekliği akşam bıraktığı yerde pusmuş bir vaziyette yatıyordu. Biraz sakinleşmiş gibiydi. Alıp kafese koydu, önüne taze yonca doğrayıp suyunu tazeledi, keklik isteksizce yemliğindeki yemleri yiyip geri çekildi. Osman kekliğini öttürmek için ağzıyla garip sesler çıkarttı ama her zaman kendine cevap veren keklik hiç oralı değildi, birkaç kez daha denedi ama kekliği hiç oralı olmuyordu, sağır dilsiz olmuştu adeta.
Birkaç gündür av meclisine de çıkmıyor evde dolanıp duruyordu, kekliğiyle uğraşıyor ama kekliğini bir türlü öttüremiyordu. İsteksiz isteksiz avcılar meclisine doğru hareket etti. Meclisteki herkes onun kafessiz geldiğini görünce şaşırdı, yüzü allak bullaktı. Hoş beşten sonra ısrarlı sorular üzerine başına gelenleri birazda abartarak anlattı. Kimsenin inansı gelmiyordu, bu nasıl olurdu, Osman’ın kekliğini hangi keklik sustura bilirdi, eğer bu keklik Osman’ın kekliğini susurmuşsa onlar için bu dağlarda kafes avı artık hayaldi.
Gece geç vakitlere kadar kafa yorup tartıştılar, Talas’a gidip Kör İsmail in kekliğini alıp onunla ava çıkmaya karar verdiler, zira İsmail in kekliği de Kayseri yöresinin namlı kekliklerindendi, canı sıkkın bir vaziyette eve döndü. Bir türlü gözüne uyku girmiyordu, kekliğinin namı gitmişti, keşke öldü mü deseydim acaba diye düşündü, hiç olmazsa namı yürürdü kekliğinin, Kör İsmail den keklik isteyecek adamıydı o, şimdi artık kas kas kasılırdı Allah’ın keli. Sinirinden sabaha karşı ancak uyuya bildi.
Ertesi gün Kör İsmail kasabasına gittiklerinde Kör İsmail kahvenin önünde ki tahta sandalyede güneşleniyor, etrafındakilerle sohbet ediyordu, aslında gözü kör biri değildi ama gözünün birinin göz kapağı düşük olduğundan köylü ona kör lakabını uygun görmüştü. Osman ve arkadaşlarını görünce ayağa kalkıp onları karşıladı. Kahveye oturup çaylarını yudumlaya başladıklarında hemen sohbete de girdiler.

Fikret KURT
02-19-2015, 16:37
Kör İsmail anlatılanlara bir türlü inanamıyordu, Osman’ın kekliğini yıldıran keklik ya kendi kekliğini de yıldırırsa ne yapacaktı. Rezil olurdu cümle ovaya, vermese daha da kötü bu seferde İsmail korktu kekliğini çıkaramadı diyeceklerdi. Kendi kendine “İki cami arasında kalmış beynamaza döndük” dedi, kel kafası boncuk boncuk terlemişti, sık sık şapkasını çıkarıp mendiliyle kafasını siliyordu. İçinden inşallah buraların kekliği değil gelip geçici bir kuştur diye düşünüp teselli bulmaya çalıştı.
Kör İsmail, Osman’ın
—Ne diyorsun İsmail verecek misin kekliği, yoksa benim kekliği de yıldırır diye korkuyor musun lafıyla kendine geldi. Korktuğu başına gelmişti, “Aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık diye düşündü”. Kekliğine güveni tamdı ama bu komşu köylüler gözünü korkutmuştu, nasıl olabilirdi böyle şey, keklik ötünce dağlar taşlar tüm mahlûklar susuyormuş, bunlar abartıyor diye içinden geçirdi, Osman’ın kekliğini bastırmıştı o kadar, Osman kekliğini bastırdığı için abartıyordu. Birden cesaretlendi, misafirlerini tek tek süzdükten sonra
—Ağalar hoş geldiniz sefa geldiniz, yeriniz başım üzeri, amma ve lakin kekliğimi size veremem, kusura bakmayın, ama illa da kafes avı yapacaksanız bende sizinle gelirim bakalım bu keklik nasıl bir keklikmiş bende bir göreyim dedi.
Bu teklif en çok Osman’ın hoşuna gitti, kendi söylediklerine şahit olacak birisi lazımdı, hiç olmazsa kekliğinin şanı yerde kalmayacaktı, bu yabanın kekliğinin İsmail kekliğini bastıracağından emindi, öbürsü güne sözleşip hep birlikte ayrıldılar.
Ertesi gün kuşluk vakti Kör İsmail kekliğini etekleri dantel örgülü süslülü kılıflı kafesinden tutmuş, cami önündeki meydana gelmişti. Belli etmemeye çalışıyordu ama kasım kasım kasıldığı belli oluyordu, Kör İsmail i köylerinde görmeye pek alışık olmayan köylüler hoş beşten sonra “Hayırdır İsmail” sözlerine
—Sizin dağdaki keklikler Osman’ın kekliği yıldırmış ta benim kekliği getirdim, diye cevap verdi. Avdan pek anlamasalar da Osman’ın kekliğinin namlı biliyorlardı. Şaşkın şaşkın kafese baktılar. Bir müddet sonra Osman yanında bir arkadaşıyla birlikte yanlarına geldi, hep birlikte Ali dağının yolunu tuttular. Osman bu kez tazısını ve tüfeğini yanına almamıştı, neşeli bir türkü tutturdu belli etmemeye çalışıyordu ama bu kasıntı İsmail’in kekliğinin başına gelecekleri tahmin ediyor, içten içten kıskandığı İsmail’in haline çaktırmadan gülüyordu.
Bir saatlik bir yürüyüşten sonra Ali dağının Kel tepe mevkisine ulaşıp mazgala girdiler İsmail neşeli gözükmeye çalışıyordu, kekliği çıkarmadan bir sigara çıkarıp tüttürdü, belli etmemeye çalışıyordu ama içindede bir korku vardı. Sigarasını söndürdü, kekliğin örtüsünü itinayla çıkarıp katladı. Kekliği Osman’ın dediği yere tümseğin üzerine koyup etrafına kıl tuzakları yerleştirdi, geri dönüp mazgala geldi, kekliğine birkaç kez ıslık çalıp gık gık diye sesler çıkarttı. Kekliği hemen cevap verip ötmeye başladı, tüm ahengiyle ötüyor gür sesi dağda yankılanıyordu, bir müddet sonra diğer kekliklerden cevap gelmeye başladı, herkes sus pus olmuş kekliklerin sesini dinliyordu.

Fikret KURT
02-19-2015, 16:38
Neredeyse yarım saat olmuştu karabasandan ses seda yoktu, karşı yamaçlardan keklikler cevap veriyordu. Hatta bir erkek keklik dövüşmek için karşı tepeden süzülüp kafesin yanına geldi ama tülek bir keklikti kıl tuzağa yakalanmadı. Açıkta duruyor tüylerini kabartarak kafesteki kekliği süzüp ona cevap vermeye çalışıyordu. İsmail’in kekliği tüm ahengiyle ötmeye devam ediyor öbür kekliği kıl tuzağa çekmek için kavgaya davet ediyordu. İsmail’in keyfi yerindeydi.
Birden karşı yamaçtan gag gubak gag gubak diye onun sesi duyuldu, Osman sevinçle aha geldi geldi dedi. İsmail şok olmuştu, ses sanki keklikten değil cami hoparlöründen çıkıyor, dağı taşı inletiyordu adeta. Gerçekten de cır cır böcekleri bile susmuştu. İsmail kendi kekliğinin bir müddet cevap verip sustuğunu görünce karşı tepedeki kekliğe okkalı bir küfür savurdu. Mazgaldan çıkıp kekliğinin yanına gittiğinde kavga yapmaya gelen kekliğinde korkudan pusup kaldığını gördü. Elini uzatıp yakalayacaktı ki keklik birden fırlayıp yirmi otuz adım ileriye kondu, kekliği kafesin içine sinmişti, canı sıkıldı, tüh diye bir tükürük attı.
Karşı tepedeki yabanıl keklik dağı taşı inletmeye devam ediyordu. Kör İsmail birden sinirlendi, karşı tepedeki kekliğe ana avrat küfür etmeye başladı. Kekliklerin atışması bitmiş, İsmail ile yabanıl keklik atışıyordu resmen. İsmail adı duyulmadık küfürleri bağıra bağıra karşı yamaçtaki kekliğe sayıyor, keklikte karşı tepeden gür sesiyle dağı taşı inleterek gag gubak gag gubak diye ona cevap veriyordu. Osman’la arkadaşı gülmekken yerlerde kıvranıyorlardı böyle atışma hiç duymamışlardı, sonunda İsmail in sesi soluğu kesildi, artık aklına başka küfür mü gelmiyordu yoksa o da pes mi etmişti anlayamadılar.
İsmail hırsla kafesi kaptığı gibi mazgala döndü, Osman’ın arkadaşında film kopmuş gülmekten karnını tutarak yerde kıvranıyordu, İsmail çok bozuldu, belli etmemeye çalışarak
—Ne oldu len gebeş ne gülüyon
—Daha ne olsun İsmail yabanın kekliği seni bile pıstırdı
Dönüş yolunda sinirleri iyice boşaldı, İsmail’in hali gözlerinin önüne geldikçe durup durup karınları ağrıyana kadar gülüyorlardı. İsmail önceleri kızıyordu ama sonunda onunda sinirleri boşaldı başladı gülmeye.
Aradan iki ay geçmiş, güz artık kendini iyice belli etmeye başlamıştı, mevsim yavaş yavaş kışa dönmeye hazırlanıyordu. Osman sinirinden kuduruyordu, bu yabanıl keklik buraları mesken tutalı kafesle keklik avı hayal olmuştu. Yörede denemedikleri keklik kalmamıştı, hepsi onun sesini duyunca cin çarpmışa dönüyor sus pus oluyorlardı. Keklik efsanesi Kayseri yöresinde ki avcılar arasında almış yürümüştü birazda abartıla abartıla anlatıldığından hikâyeye herkes kendinden bir şeyler katıyordu.
Kış yaklaşıyordu. Evin kışlık ihtiyaçlarını almak gerekiyordu, hazırlıklarını yapıp eşi ve büyük oğluyla birlikte şehre indi. Akşama kadar evin kışlık alış verişini yaptı tam dönmeye hazırlanırken av malzemelerindeki eksikler aklına geldi barutu ve saçması azalmıştı kış geliyordu bol bol tavşan avı yapacağını hayal ederek sürekli alış veriş yaptığı av bayiden içeri girdi.
Av bayiinde birkaç kişi ayakta alış veriş yapıyorlardı, yaşlı temiz giyimli bir amcada sandalye de oturmuş onları seyrediyordu, Osman’ın geldiğini gören dükkân sahibi içten bir hoş geldin deyip oturması için bir tabure verdi
—Oturmayayım saçma ile barut lazım onları alıp gideyim işlerim var
—Otur otur hele işimiz var senle biraz yarenlik edelim,

Fikret KURT
02-19-2015, 16:38
Osman anlamıştı gene keklik mevzusu açılacaktı, nitekim de öyle oldu. Müşterileri gönderen av bayiinin anlat hele Osman söylenilenler doğrumu sözüyle muhabbete başladılar, av bayii ve yaşlı adam can kulağıyla Osman’ın anlattıklarını dinliyordu, Osman uzun uzun her şeyi olduğu gibi abartmadan anlattı, sonunda da
—İşte böyle kardaş dedi Osman, gayri kafesle keklik avı bize haram oldu Ali dağında. Delleniyom delleniyom ama bir şey yapamıyom bu kekliğe, in midir cin midir anlamadım. Denemediğimiz keklik kalmadı hepsini pusturdu bu namussuz. Av bayii sahibi şaşkın şaşkın onu dinliyor, Allah Allah diye hayıflanıyordu, Osman kalkmak için ayaklandığında deminden beri hiç konuşmadan oturan düzgün giyimli yaşlı adam eliyle Osman’ın omzuna bastırdı. Osman şaşırmıştı
—Otur hele evlat
—Gidiyim emmi geç kalmayayım köyün otobüsünü kaçırırım sonra
Yaşlı adam kalkmaya çalışan İsmail in omzuna tekrar bastırdı İsmail şaşkınlıkla yaşlı adama baktı, adam yavaş bir ses tonuyla
Senin derdinin ilacı Bürüngüz köyünde de Hoca babanın Ahmet’te dedi, İsmail garip garip adamın yüzüne baktı, nasıl akıl etmemişti Ahmet emmiyi, kendi kedine kızdı, o bu yörelerde keklik ve uçar avında bir efsaneydi ama birkaç senedir adını hiç duymuyordu.
—Avı bırakmış diye duydum emmi,
—Evet, avı üç yıl önce avı bıraktı, ama kekliklerini bırakmadı dedi gülerek.
Osman mesajı almıştı, yol boyu kızdı durdu kendine, Ahmet emmiyi nasıl akıl edememişti, buralara ava geldiğinde birkaç kez Ahmet emmiyle kekliğe gitmiş evinde misafir etmişti, hoş sohbet yaman bir uçar avcıydı. Yörenin en güzel keklikleri onda olurdu. Yöredeki tüm avcılar tarafından sevilip sayılan, kendi halinde, altmış yaşlarında, dindar çok temiz bir insandı, hızlı adımlarla eşyaları bıraktığı dükkâna yöneldi eşi ve oğlu onu bekliyordu. Eşyaları arabaya yükleyip köyünün yolunu tuttu, yol boyunca eşi bir şeyler anlatıyordu ama aklı Ahmet emmideydi, karar verdi yarın tekrar şehre dönüp Ahmet emmilerinin köyüne gidecek Ahmet emmiden kekliğini isteyecekti.
Sabah erkenden kalkıp şehre indi, oradan Bürüngüz otobüsüne binip Bürüngüz köyüne indi. Ahmet emminin evini bilmiyordu cami önündekilerle merhabalaştıktan sonra Hoca babanın Ahmet in evi neresi diye sordu, tarifi alıp aşağıya doğru yöneldi, ev köyün girişine yakın bir yerdeydi aşağı kapı açıktı
—Ahmet emmmiii diye seslendi
—Kimsin oğulum yukarı gel hele
Osman avluyu geçip merdivenleri çıktı, Ahmet emmi ab dest almış ellerini havluya kuruluyordu, onu görünce şaşırdı sonra gülümsedi
—Tanıdın mı beni Ahmet emmi
—Tanımam mı Osman’ım hoş geldin sefalar getirdin
Ahmet emmi Osman ı görünce çok sevindi, beş altı yıldır görmediği bu güleç yüzlü adamla çok avı olmamıştı ama onun iyi bir avcı ve avcı dostu olduğunu biliyordu. Birkaç kez Ali dağına ava gittiğinde Osman onu evinde misafir etmiş izzet ikramda bulunmuştu. Eli bol, gönlü bol, misafirine av yaptıran mert biriydi.

Fikret KURT
02-19-2015, 16:39
Bir müddet hal hatır sorup sohbet ettiler
—Hayırdır oğul merak ettim nasıl oldu da yolun buralara düştü, ava geldin desem tüfeğin yok tazın yok, kötü bir şey yok inşallah.
—Yok, Ahmet emmi dedi gülerek ben anlatayım da sen karar ver hayır mı şer mi, tüm yaşadıklarını bir bir ayrıntısıyla anlattı, o anlattıkça Ahmet emminin yüzü karamaya canı sıkılmaya başladı hiç ses çıkarmadan İsmail i dinledi “İşte böyle Ahmet emmi kalktım sana geldim bana bir yol göster ” dedi.
Ahmet emmi arkasındaki sedire yaslanıp boş gözlerle Osman’a baktı
—O karabasan döndü demek dedi, İsmail hiç bir şey anlamamıştı
—Nasıl yani, ne karabasanı Ahmet emmi dedi.
Ahmet emmi arkasına yaslanıp “Beni ava tövbe ettiren karabasan” dedi
—Anlat hele gözünün yağını yiyim Ahmet emmi
—Oğlum o kuş perilidir, keklik avcıların karabasanıdır o diye söze başladı. Onunla ilk Çukur pınarda ki mazgalda karşılaştık, kekliğimi yıldırmak için çok uğraştı yıldıramadı ama bir türlü tuzağa da düşmedi namussuz. On beş gün peşinden koştum, yakalamak için neler yaptım ne tuzaklar hazırladım amma ve lakin bir türlü tuzağa düşüremedim, sonunda bir gün iki saat karşılıktı ötüştüler kekliğimi yıldıramayacağını anlayınca tıpkı bir şahin gibi kafese saldırıp kekliğin kafesini devirdi. Kalkmadığını görünce tuzağa düştüğünü sanıp koştum meğer yaralıymış daha doğrusu bana yaralı taklidi yapmış namussuz, kanadını yerde sürüyerek yavaş yavaş koşuyor bende yaralı diye sevinçle yakalamak umuduyla peşinden koşuyorum, gözüm ondan başka hiçbir şey görmüyor. O koşuyor ben koşuyorum nasıl oldu anlamadım derin derenin orada iyice yaklaştım, elimi atsam tutacağım elimi attım birden forrr diye fırladı bende peşinden hamle ettim, önüm çalılık olduğu için aşağıyı göremediğimden yardan aşağı düştüm iki bacağım da kırıldı. Allah tan akşamüzeri sesime köyün çobanları yetişti de kurda kuşa yem olmaktan kurtuldum. Altı ay hastaneler de süründüm o iblisin yüzünden. Sonrada bunun bana ilahi bir mesaj olduğunu, avı bırakma zamanımın geldiğine kara verip ava tövbe ettim. Ondan sonrada o karabasanı buralarda ne gören oldu ne duyan oldu, demek yeniden ortaya çıktı.
Osman’ın şaşkınlıktan ağzı açık kalmıştı, Allah Allah deyip duruyordu öğleye kadar sohbet ettiler Ahmet emmi sık sık o keklikten uzak durmasını söylüyordu ama o karabasan Osman’ın kanına girmişti bir kere, vaz geçecek gibi değildi, Osman birkaç kez kalkmaya yeltendiyse de bırakmadı güzel bir öğle yemeği yediler. Bir müddet sonra Ahmet emmi ayağa kalktı, keklik kafesinin süslü örtüsünü dolaptan çıkartı yemlenmekte olan kekliğin kafesinin üzerine örttü, kulpundan tutup İsmail’e uzattı, İsmail çok şaşırmıştı o da lafı nasıl kekliğe getirsem de istesem acaba diye düşünüyordu, bu büyük ustanın sezgisine hayran kalmıştı. Gözleri doldu eğildi saygıyla elini öptü.
—En kısa zamanda kekliğini geri getiririm ustam dedi.
Ustam lafı hoşuna gitmişti güldü elini Osman’ın omuz una vurup
—Sağ ol Osman’ım istediğin kadar kalsın, bu garipte dağları özledi dedi.
Osman sevinçle dışarı çıktı demek karabasan denen keklik bu kekliği yıldıramamıştı haa, kafesi bağrına basası geldi, o karabasan bu kekliği yıldıramadıysa, susturamadıysa, gerekirse Ali dağının dağı’nın dağını taşını kıl tuzakla sararım o karabasanı yakalarım diye düşündü sevinçten ayakları yere basmıyordu adeta.
Sabahı zor etti, kekliği aldığı gibi Ali dağının yolunu tuttu, içi içine sığmıyordu gösterecekti o karabasana gününü. Mazgala gelince tüfeğini yaslayıp kafesin örtüsünü çıkardı. Kafesi her zaman ki yerine koyup etrafını bolca kıl tuzakla donattı. Mazgala gelip olacakları seyretmeye başladı, Ahmet emminin kekliği ahenkle ötmeye başlamıştı tek tük keklikler cevap vermeye başladılar, aradan on beş dakika kadar geçmişti ki karabasanın sesi duyuldu yine dağı taşı inletiyordu, bu yabanıl kekliğin sesini duyunca içinin ürperdiğini hisseti, Ahmet emminin sözlerinden etkilenmiş olmalıydı.

Fikret KURT
02-19-2015, 16:39
Karşılıklı ötüşmeye başladılar o ötüyor Ahmet emminin kekliği karşılık verip onu kavgaya çağırıyordu, doğa susmuş onların sesini dinliyordu adeta. İkisinin de de yılmak ya da susmak gibi bir hareket yoktu. Bir saat sonra karşılıklı sustular, yorulmuşlardı. Bir müddet sonra yine başladılar dinlenip dinlenip bir birlerine cevap veriyorlardı Ahmet emminin kekliği yaman çıkmıştı, keklikler mola verdiklerinde kekliğin yanına koşuyor suyunu tazeliyor teze kekik yaprağı doğrayıp keten tohumu veriyordu, harika bir keklikti kafes dar geliyordu adeta, bıraksa gidip bu yabanın kekliğiyle dövüşeceğine emindi.
Akşama kadar atıştılar ikisinde de hiç yılgınlık belirtisi yoktu. Fakat yabanıl keklik dövüşmeye gelmiyor karşı tepeden nefessiz kalana kadar ötüyordu. Gelecek dedi içinden mutlaka gelecek ama ne zaman, beklerim dedi, acelem yok sen nasılsa bu kekliği yıldıramayacaksın elbet bir gün dövüşmeye geleceksin. Fakat bu atışmadan acayip zevk almıştı saatlerce ötüşmüşlerdi böyle şey bu yörede ne görmüş ne duymuştu, bu günlük yeter dedi ilk günden misafir kekliği fazla yormayayım, kafesin örtüsünü örtüp kafesi adeta öpüp kokladı. Nihayet bu karabasana dersini verecek bir keklik vardı elinde. Neşeli bir türkü tutturup köyün yolunu tuttu.
Akşam kafesi aldığı gibi kasıla kasıla av meclisinin yolunu tuttu, yürüyüşü bile değişmişti, sanki kafes değil mücevher kutusu taşıyordu, kafesi avcılar meclisinin ortasına koyup örtüsünü çıkardı.
—Aha dedi keklik bu, kekliklerin ağ babası kekliklerin şahı bu. Herkes şaşkın şaşkın Osman bakıyordu kimin kekliğiydi bu, Osman ne demek istiyordu. Osman arkasına yaslanıp çayını yudumladı, avcıları tek tek süzüp her şeyi uzun uzun anlattı, akıllarına Hoca baba gelmediği için onlarda kendi kendilerine kızdılar. Kafesin başına toplanıp sanki ilk defa keklik görüyormuş gibi dakikalarca seyrettiler, herkes başka bir övgü düzüyordu Hoca babanın Ahmet in kekliğine.
Osman öbürsü gün yine Ali dağının yolunu tuttu keklikler saatlerce atıştılar, ama karabasan bir türlü dövüşmeye gelmiyordu. Sesleri kısılana kadar ötüyorlar susuyorlar tekrar ötüyorlar fakat birbirini susturamıyorlardı.
On gündür gelip gidiyordu Ali dağına. Karabasan kekliği bir türlü kıl tuzağa çekememişti ama bıkkınlıktan eser yoktu Osman da. Gittikçe daha da hırslanıyordu, o gün yine kekliğini karşı tümseğe koydu, mazgala girip uzandı keklikler ötüşmeye başladılar adeta kuşun sütüyle beslediği Ahmet emminin kekliği daha da formuna girmiş karabasana bu dağlar benim dercesine nispet yapıyor, şakıyordu adeta. Bir saate yakın atıştılar sonra sustular. Osman hemen koşup taze su verdi kekliğe, yemini tazeledi, sonraki kapışmaya kadar beklemek için mazgala uzandı, aradan iki dakika geçmemişti ki karabasan bu kez yakından ötmeye başladı. Osman’ın kalbi deli gibi atmaya başladı “ulan namuussuzzzz”dedi “gel bakalım gel”,keklikler yeniden ötüşmeye başladılar ötüp ötüp sustukça karabasan kafese daha da yaklaşıyordu.

Fikret KURT
02-19-2015, 16:40
Osman mazgalının deliğinden adeta gözünü bile kırpmadan olacakları görme ümidi ile bakıyordu. Birden karabasanın sesi kesildi ama yakından bir kanat sesi geldi. Dikkatli baktığında karabasanın kafese doğru süzüldüğünü gördü kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu, karabasan kafesin yanına yaklaşmak yerine doğrudan kafese saldırdı. Ahmet emminin dediği gibi şahin gibi daldı adeta kafese çarpması öyle şiddetli oldu ki kafes bulunduğu tümsekten aşağı yuvarlandı. Keklikler feryat figan bağrışıyordu ama bir şey göremiyordu, ya emanet kekliğe bir şey olduysa diye geçirdi aklından, kalbi deli gibi atmaya başladı, birden tüfeği kaptığı gibi koşarak tepeye doğru seyitti, eğer emanet kekliğine bir şey olmuşsa vuracaktı bu namus yabanıl kekliği.
Tümseğe yaklaşınca ayağı tümseğin yanındaki kayaya takıldı, tüfek bir yana kendi bir yana savruldu. Kötü düşmüştü hemen kendini toparlayıp kalkmak istedi, tüfeğin kayışı eline yakın bir yerdeydi kayışından tüfeği yarım metre kadar çekti, fakat tüfek bir yere takılmıştı gelmiyordu o an kafes ilişti gözüne kafes yan yatmış emanet keklik içinde çırpınıp duruyordu. Kendisi de hala yerdeydi dizleri üzerinde hafif doğrulurken tüfeği takılmış olduğu yerden kurtarmak için tüfeğin kayışını hırsla çekti.
Bir anda “baaaam” diye bir ses ovayı inletti. Tetiği yerdeki ot köküne takılan kendi tüfeği patlamıştı aklı hala karabasandaydı silah sesine kalkmadığına göre kesin tuzağa yakalanmıştı. Birden onu gördü tüm ihtişamıyla karşısında duruyordu, ,yan yatan kafesteki kekliğe saldırmak isterken kıl tuzağa yakalanmıştı, koyu renklerin hakim olduğu çok güzel bir erkek keklikti, göğsünde at nalı şeklinde bir işaret vardı, ilk görüşte hayran oldu bu yabanıl kekliğe, öyle heykel gibi duruyor tuzağa yakalanmasına rağmen hiç çırpınmıyordu, tüfek sesinden korktu herhalde dedi, birden yüzünde ılık bir su serpintisi hisseti elini yüzüne götürmek istedi fakat olmadı, elini yüzüne götüremiyordu gözü koluna takıldı sol kolu dirseğinin biraz üstünden bıçakla kesilmiş gibi kopmuştu. Kolu yerinde yoktu ve oluk gibi kan fışkırıyordu bu nasıl olabilirdi hiç acı bile duymamıştı şaşkın şaşkın bir metre ilerde duran koluna baktı parmakları sanki hareket ediyordu. Birden kolundaki acıyı hissetti, bocalamıştı, ne yapacağını kestiremiyordu, tüfeğin kayışı ilişti gözüne kayışla kolunu boğup kan akışını durdura bilirdi. Tüfeğin kayışını çıkarmak için tek eliyle uğraştı ama olmadı belinden keskin bıçağı çıkarıp tüfeğin kayışını tokasının üzerinden kesti.
Kan ter içinde kalmıştı ama tüfeğin kayışla kolunu üst taraftan iyice boğup kan akışını durdurmuştu. Cebinden bir sigara çıkarıp yaktı aslında pek sigara içen biri değildi arada bir yakardı. Gözü karabasana ilişti, içinden gırtlağını sıkıp öldürmek geldi birden, bu kuş uğruna bir kolunu diyet vermişti. Karabasan hiç kımıldamadan ona bakıyordu. Devrilen kafesi düzeltti tekrar bu yabanıl kekliğe gözü takıldı, içine bir ürperti girdi birden sinirleri yatıştı hakikaten büyülümüydü bu keklik in miydi, cin miydi, perimiydi.
Yavaşça kıl tuzağa uzandı, karabasan hiç kımıldamıyordu sanki donmuştu. Ayağına takılan kıllardan kurtardı, karabasan elindeydi artık, uzun uzun baktı, tanrı ne güzel yaratmış dedi, ayağa kalktı gözlerini keklikten ayıramıyordu bu dağlarda kafes avını haram eden kekliklerin haramisi karabasan elindeydi, birden artık kendinin de ava çıkamayacağı aklına geldi, yüreğinde bir sızı hissetti. Sanki kör bir hançer saplanmıştı bağrına. Kararlı bir tavırla kolunu havaya kaldırdı kekliği havaya savurup serbest bıraktı keklik havalandı üzerinde bir tur attıktan sonra Erciyes’in yüksek yamaçlarına doğru gözden kaybolana kadar uçuşunu seyretti, iki damla yaş yanaklarını ıslattı. Hata ettim dedi, Hoca babanın sözünü dinlemeliydim. Tüfeğini otların arasına saklayıp emanet kekliği kafesin, in kulpundan tutuğu gibi hızla köye doğru koşmaya başladı.



O günden sonra Ali dağının çevresinde karabasanın sesini bir daha hiç duyan olmadı.
Osman’ı ise artık Osman adıyla kimse hatırlamıyordu, lakabı Kolu Kesik Osman’dı, köyden şehre göçtü. Kayseri de kale içindeki küçük dükkânında tek koluyla yıllarca esnaflık yaptı. Kolunu kaybetmişti ama yüzündeki tebessüm hiç kaybolmamıştı. Kafasında yün beresi, olmayan kolunu gizleyen ceketinin sol kolunu sol cebine sokar, güzel havalarda dükkânın önüne koyduğu taburesine oturur eşle dostla, gelip geçenlerle sohbet ederdi. Bazen de kafasını kaldırıp
Erciyes’in karlı yamaçlarına, Ali dağına bakar yüreğinde derin bir sızı hissederdi.
Bu kolunu kaybetmenin sızısı değil, yıllardır özlemini duyduğu dağlara ovalara ava gidememenin sızısıydı.